21.09.2013

PAYAS AĞZININ GENEL ÖZELLİKLERİ

Kelime başındaki “k” bazı kelimelerde “g” şeklinde telafuz edilir.
      Kapı: Gapı,
      Keçi: Geçi,
      Kıflamak: Gıflamak vs. vs

Kelime başındaki “g” bazı kelimelerde “k” şeklinde telafuz edilir.

      Gölge: Kölge,
      Günde: Künde.

Kelime başındaki “t” bazı kelimelerde “d” şeklinde telafuz edilir.

      Taş: Daş,
      Teyze: Dezze.

Kelime başındaki “d” bazı kelimelerde “t” şeklinde telafuz edilir.

      Diken: Tiken,
      Dolu: Tolu,
      Domates: Tomatis.

Kelime başındaki “b” bazı kelimelerde “p” şeklinde telafuz edilir.
      Balta: Palta,
      Bölmek: Pölmek,
      Buhar: Puhar.

Kelime ortasında çift z “zz” kullanımı.
      Kazak: Gazzak,
      Kesek: Kezzek.
      Azık: Azzık


Kelime sonlarında “–es” “–is” değişimi.
      Domates: Tomatis,
      Patates: Patatis.
      
Hambeles: Hambelis.


Kelime ortasındaki “r” harfinin bir sonraki harfe dönüşmesi.
      Terlik: Tellik,
      Kernip: Kennip,
      Harnup: Hannıp.


"n" yerine nazal n "ñ" kullanımı yaygındır.
      Bin: Biñ,
      Bunaç: Buñaç,
      Deniz: Dañiz.

İstek kipinin çokluk birinci kişi çekimi işlektir:

      Gelek,
      Gidek,
      Gedekiñ,
      Gelekiñ.

-miş ekli belirsiz geçmiş zamanın birinci kişilerinde -mıssım/-mıssık şekillerinin kullanılması:

      Gelmissim,
      Gelmissik,
      Bilmemissim,
      Bilmemissik,
      Almıssım,
      Almamıssık.

-ik ekli geçmiş zamanın kullanılması:

      Gelmiş, Geldi: Gelik,
      Ölmüş: Ölük,
      Gelmemiş: Gelmeyik

Gibi edatında “b” “m” değişikliğinin olması;

      Gibi: Gimi

-ici ekli gelecek zaman ekinin kullanılması;

      Gelicim,
      Geliciñ,
      Geliciñiz,
      Gelicik “geleceğiz”.

-ışın, işin, uşun, üşün zarf-fiil ekinin kullanılması;

     Varışın: “Varınca”
     Gelişin:“Gelince”
     Görüşün: “Görünce”
     Oturuşun: “Oturunca”

ırak, irek, arak karşılaştırma ekinin işlek olarak kullanılması;

     Gencerek: “Daha genç”
     Gısarak: “Daha kısa”
     Azırak: “Daha az”

-atlı (kadar) ek olarak kullanılması;

     Oatlı: O kadar,
     Buatlı: Bu kadar,
     Şuatlı: Şu kadar.

"Eğer" edatının "ğ" "ñ" değişmesi;

     Añer, Eñer: Eğer
     Añer, Eñere: Eğer
     Añereme: Eğer (bana göre)

-aca, aça, eçe ekinin (-a kadar) kullanılması;

     O zamanaça: O zamana kadar,
     Âşamaça: Akşama kadar,
     Bizeçe: Bize kadar,
     Geleneçe: Gelinceye kadar.

-omu, -amı (gibi) ekinin kullanılması;

     Sasoomu: Sası gibi,
     Namı: Ne gibi.

-kin ekinin kullanılması;

     Gidekin: Gidelim,
     Gelekin: Gelelim.

-lek ekinin kullanılması;

     İlerlek: Az ileri,
     Öterlek: Az öte,
     Berillek: Az beri.

-ool (gil) ekinin kullanılması;

     Halool: Halaoğlugil,
     Emmool: Emmioğlugil,
     Dayool: Dayıoğlugil,
     Dezzool: Teyzeoğlugil,
     Haloolaça: Halaoğlugile kadar.

     Derleyen: Münir YAHŞİ

20.09.2013

PAYAS SÖZLÜĞÜ

A  B  C  Ç  D  E  F  G  H  I  İ  J  K  L  M  N  O  Ö  P  R  S  Ş  T  U  Ü  V  Y  Z 

A

Ârek, Eğrek : Hayvanların yazın öğle sıcağında toplanıp dinlendikleri yer.
Âtlı *: … kadar.
          Nâtlı: Ne kadar,
          Oâtlı: O kadar,
          Şuâtlı: Şu kadar,
          Buâtlı: Bu kadar.
Abbağa (Abbâ) : Beyaz, temiz.
Abbağacık (Abbâcık): Tertemiz.
Abdal torbasından düşük : Aşırı cimri, damah.
Abıla : Abla.
Abülcünük *: Obur, açgözlü. Görgüsüzce açgözlülük yapan, tutup koparıp yiyip bitiren.
Acaba *: Uzun börülce.
Acer, Acar : Yeni.
Acişmek (Acışmak) : Üzülmek, acı duymak, kederlenmek .
Acımık *: Safra kesesi.
Aga : Ağabey.
Agam : Kendinden küçüklere veya denk yaşlara hitap sözü.
          – Bakele agam; hunun fiyatı gaçeedi?
Ağ (Â) : Beyaz.
Ağaç yaprağıyla gürler : İnsan önemli işleri akrabası, yakınları, yandaşlarından güç alarak daha kolay yapar.
Ağçıl (Âçıl) *: Rengi zamanla açılarak beyaza doğru kayan.
Ağınmak *: Kokunun etrafa yayılması.
          Kınanın kokusu etrafı ağdı.
          Çörek kokusu etrafı ağdı.
Ağıtlamak (Âtlamak) *: Ayıklamak, seçmek, tasnif etmek.
          – Fasulye bideri âtliyok : “Fasulye tohumu ayıklıyoruz.”
Ağız : Doğum yapmış hayvanın ilk sütü.
Âlençe *: Eğlence. “Çoluk çocuğun âlençesi olduk.”
Ağlenmek (Âlenmek) : Beklemek, durmak, oyalanmak.
           – Çocuğum cip âlenme emi: “Çocuğum çok oyalanma emi!”
Ağmak : Meyletmek, sarkmak, sarmak. Ağır gelip aşağı meyletmek. Yükün dengesi bozularak aşağı sarkmak. Yukarı doğru çıkıp kaplamak.
          – Acaba fasulyesi, diktiğim tikeçlere ağdı.
Ağme, Âme *: Kenarları kısmen açık, üstü çatılı barınak. Tütün ağmesi, ekmek ağmesi vs.
          – Boon size süt yok bebeler, inâ âmenin öğüne baladiidim, ölmesice buzâ öklemeee pıttırıp mısandaradan atleep inâ emmiş.
Ağuveren (Âveren) *: 60-70 cm büyüklüğünde yeşil renkli bir sürüngen. (Lacerta Viridis ve Lacerta trilineata) Eski islam dışı gizemli inancın bugüne yansıması olarak yılanların zehirini bu ağuverenden aldıklarına inanılırdı. Ağu; Arapçada zekkum, sem, öldürücü zehir demektir. Payas’ta halk arasında Averen’in yılanlara zehir verdiğine inanılır.
Ağza pelesenk olmak : Diline dolamak, ağza sakız olmak.
          –  Ağzıma pelesenk oldu.
Ağzına ökenmek : Birinin yaptıklarını, söylediklerini yineleyerek alay etmek. Öykünmek.
Aha, İha : İşte.
Ahırık *: Balgam.
Ahırmak *: Boğazdaki balgamı sesli bir şekilde tükürmek.
Ahiretlik : Aynı ihtiyar yaşında olmak. Kadınların kan kardeşliği.
          – Gel ahiretlik gel, biddi soluklanda bir iki laf edek.
Ahrap : Akrep.
Ahrucu *: En sonunda. (Ahirinde olabilir.)
Akıt gibi *: Çok şekerli olan. Çok şekerli bir çay için; “Bu ne! Akıt gibi”, derler.
Akışmak * : Hamurun kıvamında olmayıp kendini salıvermesi. Kıvamında olmayan hamur yumakları akışıp birbirine yapışır.
Ala cıvcak, Alacıvcak *: Yazıda yaşayan arapteli büyüklüğünde bir kuş. Çayır incir kuşu (Anthus pratensis).
Ala karpuz : İçi turuncu renkli iri bir karpuz türü.
Alaf : Ateşin rüzgarla savrulan yakıcı kısmı.
Alatirik : Elektrik, el feneri.
Alaz, (Alaz alaz) : 1. Parçalı olan. 2. Seyrek bitmiş ekin, ot, ağaç. 3. Ağaçsız, açıklık yerler: "Karşıki alazda koyunlar yayılıyor".
Algın düşmek : Çok çalışmaktan, ağır işten dolayı çok yorulup bitap düşmek, halsiz düşmek, kötürüm hale gelmek.
Aligobder : Helikopter.
Âlô bâlô *: Kalu bela günü.
Âmâki *: Eğer ki.
Ammetmek *: Bile bile, kasten, isteyerek yapılan, iyi etmek.
          – O çetilleri neden depelediñiz?
          – Oooh! Ammettim. “Oooh! İyi ettim.”
An ayan olmak *: Şaşakalmak, donakalmak.
Ana halınden kalmak *: Menepoza girmek.
Anarya : Arabanın geri geri gitmesi.
Andaç : Ölmüş aile büyüklerinin hatırası sayılan insan veya eşya.
          – O küpeler annenden andaç bana.
Andelip *: İcat. Zora koşmak için yapılan tertip.
Andelipli *: Durup dururken icat çıkartan.
          – Sen de ikide boyl andelip çıkartma ha!
Annamak: Anlamak.
Anşa: Aişe.
Annik (Annig) *: Nankör. Kızılan birine topal annig, kör annig derler.
Antirikli : Enteresan olan, tuhaf insan. (Hastalıklı, Birecik)
Aner, Añer *: Eğer.
          – Añer o çocoo bir pıttır hec işte: Eğer o çocuğu bir bırak hiç işte. Buradaki “hiç işte” bir tehdit içermektedir.
Anere, Añere *: Eğer.
Anereme, Añereme *: 1. İşte. “Ihı! Añereme de geliyor, kaçın!” 2. Bana göre, sanırsam. “Añereme sasoomu nem neşâl bu!”
Apağ *: Oturduğu yerden insanlara kendine hizmet ettiren. Apa, mabut put anlamınada gelir.
          – Yunus ile Mehmet Can masada yemek yerken habire etraftakilere talimatlar yağdırıyordu "Şunu da getirin, bunu da getirin" diye. Yasemin de onlara; siz apağ mısınız?, dedi.
Apal *: Ağacın el ile ulaşılan engin dallarının seviyesi.

Aparlör : Hoparlör.
Ara sefiye *: Rasgele. Gelişi güzel, körü körüne, düşünmeden. (Giresun Alucra’da, Elesefiye: Yalan yanlış veya gelişi güzel yapılan iş, rasgele)
Ara sefiye atmak *: Rasgele atmak.
Ara sefiye sıkmak *: Rasgele konuşmak, konuşurken palavra atmak, işkembeden atmak.
Arabôlu, Gırabôlu *: Arı mumu.
Arab uşağı : Fellah (Arap çifçisi).
Aradan sele vermek *: Ziyan etmek.
Arapteli : Arap bülbülü. (Latince: Pycnonotus xanthopygos)
Arapteli cıvcığı : Arap bülbülünün yavrusu.
Arası kesti oyunu : İki takım halinde çocukların sokakta oynadığı bir oyun.
Araya gitmek *: Ziyan olmak, harcanmak. Karışıklığa kurban olmak.
Araya vermek *: Zarar, ziyan vermek. Yararsız bir işe harcamak.
Arılım durulum almak *: Gusül abdesti almak.
          – Eskiden gusul abdesti alırken, “Arılım durulum, bütün günahlardan arıniyim”, derdik.
Arınmak : Temizlenmek, yıkanmak.
Âri büürü :Eğri büğrü.
Ari sili etmek : Tertemiz etmek, tertemiz yıkamak.
          – Ari sili yudoom ocaklığı aynat etmişler.
Ari sili yumak : Tertemiz yıkamak.
Ariye gitmek *: Ziyan olmak, harcanmak. Karışıklığa kurban olmak.
Ariye vermek *: Zarar, ziyan vermek. Yararsız bir işe harcamak.
Armıt: Armut

Arpa çiçeği : Frezya. Hoş kokulu arpacık soğanlı mevsimlik bir çiçek.
Asbap : Çamaşır.
          – Bak hele! Şu arı sili yudoom asbapları aradan sele verikler.
Asıda: Nişasta, şeker, süt karışımı bir tatlı türü.

Asım : Soğan salça gibi şeylerin yağda kızartılarak ana yemeğe katılacak sulu kısmı.
Asımlamak *: Yemeği asımıyla karıştırmak.
Asımlı aş *:Domatesle yapılan cıvıkça bulgur pilavı.
Asıriyel : Esrar.
Aşır : Aşure.
Aşşa : Aşağı.
Aşşa ande *: Aşağı tarafta.

Avar: Sebze

Avarlık : Ailenin ihtiyacı için evin önündeki küçük sebze bahçesi.
Âveren, Ağuveren : 60-70 cm büyüklüğünde yeşil renkli bir sürüngen. (Lacerta Viridis ve Lacerta trilineata)
Avsın : Sihir, büyü, afsun.
Ayağını mercimek kütüğüne dayamak : Kendini güvenceye almak.
Ayak siviştirmek : Ayak sürçmek, boş boş oyalanmak.
Ayam puharı *:Temmuz, Ağustos aylarında çöken bunaltıcı buharlı ve sıcak hava. Arapçası “Eyyamı-Bahur” olup en sıcak günler anlamındadır.
Aydınnı : Göçer yörük.
Aydınnı iti *: İri yapılı beyaz renkli çoban köpeği (Sivas kangal köpeği).
Ayı malağı gibi olmak *: Aşırı şişmanlamak. “Ulan oğlum! Ayı malağı gibi olmuşsun.”
Ayın oyun: Hile, entrika, desise. Kız! Gördün mü bizi ayın oyun etti.

Aynat : Düzeltilemeyecek, tamir edilemeyecek kadar bozulmuş.
          – Berber çocuğun saçını aynat edik.
Ayrık otu : Zararlı ve çok güçlü kökleri olan bir bitki.
Ayucu : Ayak ucu.
Azgan çiçeği, Azgan dikeni : Dikenli bir maki çalısı..
Azgan dikeni, Azgan çiçeği : Dikenli bir maki çalısı.
Azılı bangış *: Domuzun ilk doğan yavrusu. (Bangış, bazı yörelerde dişi domuz için kullanılır.)
Azırak : Daha az.
Azıriyel : Azrail.
Azıyet : Eziyet.
Aznaşmak *: Bozuşmak, kavga etmek, birbirine girmek. Htc: Küsmek, inatlaşmak, çekişmek. (?)
Azzık : Azık.


B

Baaz : Boğaz
Babal atmak : Bir şeyi karşısındakine yaptırmak için vasiyet vermek, şart koşmak.
Babalı boynuna olmak : Yemin. Bir olumsuzluğun yapılmadığına ilişkin inandırıcı yemin.
          – Eğer yaptımsa, babalı boynuma olsun! Yok yapmadımsa babalı boynuna olsun (Günahı senin üstüne olsun).
Baccı : Misket oyununda ilk atışı yapacak olan. (Gıccı : Misket oyununda son atışı yapacak olan.)
Bağırtlak, Bartlak *: Solucandan büyük siyah renkli bir sürüngen. Nemli toprakta yaşar.
Bağırsamak (Bârsamak) *: Boğasamak, İneğin boğa istemesi.
Bağırsık : Bağırsak.
Bahir, Behr (1) : Nizam, âdet, görenek. “O devrin behrinde bunlar ayıp sayılırdı.”
Bahir, Behr (2) : Koşul, sürüm, değer, uzak, uzaklık. “Zamanın behrinde” deyiminde geçer.
          “O zamanın bahrinde bu parayla 5 tane dana alınırdı.”
Baldırcan : Patlıcan.
Bâlek, Bağlek *: Sığır sineği, büvelek (Hypoderma bovis- Hypoderma lineatum). İnek, buzağı gibi hayvanların büvelek sineği tarafından ısırılması sonucu canı çok yanar ve hayvan aniden hızla bir şekilde koşmaya başlar.
Bâlek tutmak, Bağlek tutmak *: Sığır sineğinin (bağlek) ısırdığı hayvanın delice koşması.
Bambıl : İri kalın kurtçuk.
Banadura : Domates. Arapça’sı Benedora’dır.
Bannak, Bannag : Parmak
Bannakcalık, Bannaklık : Parmaklık, ahşap pergola.
Bañiz : Beniz, ten.
          – A bañizli, tekellek yüzlü: Beyaz tenli, yuvarlak yüzlü. Bu Payas’lı anaların oğulları için hayellerindeki gelinin tasviridir.
Bar : Yapışkan kir.
Bar bağlamak *: Yerleşmiş, oturmuş derecesinde kir bağlamak.
          – Bacım evinide bar bağlayık.
Baran : Portakal ağaçlarının sırası, fasulye tarlasında sulama hatları arasında kalan her bir bölüm. Yaklaşık 10 metreye 50 metre.
Bardaş kurmak : Bağdaş kurmak. (Bağdaş: Azerice bardaş)
Bari bañzer : Beri benzer.
Bartlak, Bağırtlak *: Solucandan büyük siyah renkli bir sürüngen. Nemli toprakta yaşar.
Basbayâ : Basbayağı, bilinenden hiçbir farkı olmayan, açıkça, çekinmeden.
Basdambak * : Basamak
Bastık : Susamlı belben.
Baş, Baş düğünü, Baş merasimi *: Düğünün ertesi günü sadece bayanların katıldığı merasim, kutlama. Gelin gelinliğini giyer. Misafirler küçük hediye, para verirler.
Baş bulamamak *: Fırsat bulamamak.
          – Baş bulupta geçmiş olsuna gelemedik.
Başı ayakmamak *: Meşguliyet
          – Bu sene yazlıkta misafirlerden başımız ayakıpta size geçmiş olsuna gelemedik.
Batman : 7,7 kilo ağırlığında bir ağırlık ölçüsü.
Bayâ : Basbayağı, bilinenden hiçbir farkı olmayan, açıkça, çekinmeden.
Bayak : Az önce, demin.
          – Onu bayak gördüydüm.
Bayakdan : Az önce, demin.
Baytaran : Hoş kokulu ve şifalı otsu bitki.
Baz, Bazlı *: 1. Canlı canlı 2. İri, büyük, gösterişli, güçlü kuvvetli.
          – Muzların gövdesi bazlı bazlı maşallah.
Bazı : Bazen
Bazlama tahtası : 50 x 35 cm ebadında tahta. Darı bazlaması yapımında kullanılır.
Bazzama : Bazlama.
Bebek çiçeği : ?
Belben : İncirin teşte kaynatılarak elde edilen pestiline verilen ad. Arapça pestile melben denir.
Belben tahtası : Belben yapmada kullanılan 1,5-2 metre uzunluğunda ucu yassı karıştırma tahtası.
Belemek  : Bebeği kundaklamak.
Belleme  : Binek hayvanını soğuktan korumak için veya terli hayvanların beline sarılan, eyerin altına konulan keçe, meşinlenmiş keçe.
Bellengeç : Öğrenmek için yapılan iş, alıştırma, temrin.
Belenmek : Bulanmak, Bulaştırmak, üzerine sürmek.
          – Çamura belenmişsin, Balığı una bele, vs.
Berduş : Başıboş, serseri kimse. Yaka bağır açıktır.
Berk : Sıkı, sağlam.
Bes *: Bir tek. Tek. “Bizim evden bes ben okula gittim.”
Bese *: Tamam, yeter, kafi.
Besten bese gitmek *: Bahse girmek. (Erzurum ağzında bese girmek)
Beşirlemek : Başarmak, becermek.
          – Bir işi beşirleyemedin ha: “Bir işi beceremedin ha.”
Beşirik : Elinden iş gelme, becerme.
Bıcırgan *: Ayak parmakları arasında oluşan sulu mantarlı yara.
Bıçgı : Testere.
Bığır bığır *: Etli, yağlı, şişman, tıkız, dolgun. Boylu boslu şişman avratlar için “Bığır bığır gidiyor”, derler.
Bıh etmek *: Hayvanı boğazlamak.
Bıkır *: İşe yaramaz arazi, verimsiz arazi. “O tarla bıkır taşlık.”; “O tarla bıkır çalılık.”
Bıldır : Geçen yıl.
Bıldır bônkôn : Geçen yıl bugünkü gün.
Bıngıl bıngıl : Etli, yağlı, şişman, tıkız, dolgun. Şişman insanlarda yürürken etlerinin oynaması.
Bıngıl bıngıl kurt kaynamak *: Yiyecekler bozularak kurtlanmak. “Bu un bıngıl bıngıl kurt kaynıyor.”
Bıngıldamak : Suyun kaynamaya başlamadan önceki hafif ses verme hali.
Bıtırak : Dikenleri yün, elbise gibi cisimlere yapışan mevsimlik bir bitki, pıtrak. (Xanthium strumarium).
Bızâ : Buzağı.
Bibi : Hala.
Biboğlu : Hala oğlu
Biddi *: Biraz
Biddicik *: Birazcık
Bider : Küçük taneli tohum. Domates, patlıcan, biber, maydanoz, tohumu gibi.
Bir gecelik gelin *: Çiçeği sadece bir gece için açan bir süs bitkisi (Epiphyllum oxypetalum). Çiçeği beyaz renklidir. Çiçek sabahleyin solar.
Bir şelek yükten kurtulmak : Meşekkatli bir işten kurtulmak. “Beni bir şelek yükten kurtardın.”
Birâz : Hayret, merak, sitem bildirir.
          – Nerde kaldın biraz. : “Kişi, geç kalanı merak ettiğini bildiriyor.”
          – Bire kız, bire kadın. Öf! Öyle işmi yapılır birâz.
Birerti (Birertî) *: Birer tane.
          – Hayrına hunu pölüverde çocuklara birertii veriver.
Bir hoş olmak : Bir tuhaf olmak, acayip olmak.
Bir uçlu *: Bir taraftan başlayarak.
          – Gızım kapı, bir ordan bir buradan süpürülmez. Şunu bir uçlu süpür hele.
Bişe : Bir şey.
Bitbiti ötlüğü, Kötü ötlük *: Boz ötleğen. (Latince: Sylvia borin)
Bitli bez, Kahgeli bez *: En adi pamuktan dokunan bez.
Biya : Bey
Biyek *: Az önce, demin.
Biyekden *: Az önce, demin.
Biyol, Boyl *: Bir, bir kez.
          Arada boyl : Arada bir
          İkide boyl : İkide bir.
          Boyl ben hasta oldum, boylde avrat.
          Sülemen’i düggenleriñ önünde boyl (bir kez) gördüydüm.
Biz *: Çok küçük ve ince diken veya iğne. Biz; meyve dikeni, ot dikeni vb. olabilir.
Bizir : Çok küçük tohum, Tütün tohumu.
Bizô, Bizî : Bizimki
Bocid, Bocit : Sürahi
Boğ, (Bô) *: Mevsimlik bitkilerde birden fazla toplanan hasadın her biri. Kere, defa.
          – Fasüliyeleri gaç bô topladıñız?
          – Bunünen iki bô olucu.
Boğazınız olsun (Bâzıñız olsun) *: Afiyet olsun
Boğazlı (Bâzlı) *: İştahlı. İştahlı hayvana “Bâzlı maşallah” derler.
Boğnak : Aralıklarla yağan yağmurun her bir evresi.
          – İşte bir boğnak yağdı da hava serinledi.
Boğsukmak, Ponsukmak, Bunsukmak *: Havasız kalmak, havasızlıktan nefesi kesilmek. Buhar, duman, toz gibi şeylerden tıkanmak.
Boğunuk (Boonuk) *: Kıt, eksik.
          – Allah, kimseye göz körlüğü akıl boğunukluğu vermesin.
Bônkôn : Bugünkü gün
Boruk çalısı : Katır tırnağı bitkisi. Süpürge yapımında kullanılan bir çalı. Sarothamnus scoparius.
Bokunu içine yarmak *: Pot kırmak.
          – İşte şimdi bokunu içine yardın.
Boydak : İşsiz güçsüz avare. (Boydak : Bekar. Özbekçe)
Boydan *: Etekleri ayaklara kadar uzanan fistan.
Boyl, Biyol *: Bir, bir kez.
          – Arada boyl : Arada bir
          – İkide boyl : İkide bir.
          – Boyl ben hasta oldum, boylde avrat.
          – Sülemen’i düggenleriñ önünde boyl (bir kez) gördüydüm.
Boylamak : Yola düşmek.
Böcük : Böcek
Böğ (Böö) : Bir tür örümcek.
Böğür : Bağır, göğüs.
Böğür : Yan taraf. “Onların evi bizim evin böğründeydi.”
Börtlemek : 1. Kızgın bir şeyin deride bıraktığı sulu kabartı. 2. Suda haşlamak.
Buâkıt : Bu vakit.
Buca buca *: Çocukların büyüklere verdiği bir şeyi (oyuncağı vs) için çocuğun bu hareketini taltif amacıyla söylenen bir sözdür. Oyuncağı alan kişi oyuncağı yukarı kaldırır (çocuğun ismi Mehmet ise) “Buca bucaa, Mehmet bundan yüce” der.
Budala *: Sünnetçi.
Bulamaç : Nişe (nişasta) ile yapılan bir jöle.
Buncağız (Buncaaz) : Bu zavallı, bu küçücük.
          – Buncağız gendiandine okudu: Bu zavallı çocuk kendi kendine okudu.
Buncağaccık, Buncaâccık : Bu kadarcık.
Bunaç (Buñaç) *: Akan suyun önüne set çekilerek elde edilen gölet.
          – Payas’taki buñaçlar; Dar buñaç, Domuz buñacı, Uzun buñaç.
Buyda : Buğday
Buymak : Aşırı soğuktan donacak duruma gelmek, çok üşümek. Aşırı soğuktan artık kımıldayamayacak hale gelmek.
          – Sincan yaylasından ötellekte dana buyduran yaylası vardır.
Büsgüvüt : Bisküvi.
Büssürü : Bir sürü.

C

Ca, Ça, Ce, Çe eki : ..e kadar
          – Eveçe : Eve kadar
          – Âşamaça : Akşama kadar
          – Sabahaça : Sabaha kadar
Cahannem : Cehennem
Caggavı, Caggavi *: Şımarık
Camız : Manda
Cangirti *: Gürültü
Canı yeğni (Canı yêni) : Canı hafif.
Carıs etmek : Bir kimsenin ayıbını el aleme duyurmak. Utandırmak, gözönüne sermek.
Carıs malamat etmek : Birinin suçunu, kusurunu açığa çıkararak utanacak duruma sokmak.
Cascavalak : Başı çıplak, tüysüz olan.
Cavkanlamak *: Bir gün içinde öteden beri birçok evi dolaşmak. (Cavkınlamak : Etrafı dolaşmak, kolaçan etmek, işten kaçıp dolaşmak. Diğer yörelerdeki ağızlarda.)
Cayıramak : Koşarak kaybolmak.
Cebelleşmek : Boşa harcanan çaba, uğraşı, boğuşma.
Cecik *: Gıcır gıcır, yeni. Öteyüzde (Hassa’da) Cicik derler.
Celep : Kısır hayvan.
          – Pazardan inek aldıydım o da celep çıktı.
Celfin : Yumurtlamamış tavuk, piliç.
Cemkirmek : Yüze karşı ileri geri bağıra çağıra konuşmak.
          – Çok ve boş konuşan birine “Cemkirip durma!” denir.
           Küçük köpeklerin havlamasına da “Ne cemkiriyor bu it!” derler.
Cengirdemek : Laf kalabalığı ederek, üste çıkmak, yüksek sesli ve agresif bir eda ile konuşmak.
          – Cen cen cengirdeyip durma hâ karşımda!
Cere : Toprak testi.
Ceryan : Elektrik
Cıbarmak : Cildin bir darbe sonucu kızarması.
          – Suya gannı üsdü biir adladım amma, gannım cıbardı.
Cıbbılık *: Yağmurdan veya bir iş yapma neticesi terleme sonucu kıyafetin su içinde kalması.
Cıbbılığım çıktı (Cıbbılom çıktı) : Yağmurdan sırılsıklam oldum. Herhangi bir iş yapma sonucu terleme veya su ile bulaşık, çamaşır yıkama sonucu ıslanmaya tort oldum derler. Yağmurdan ıslanmaya ise cıbbıloom çıktı derler.
Cıda : İnat, iddia (Pınarbaşı)
Cıdarlaşmak *: İnatlaşmak, çekişmek.
Cığıl cığıl terlemek *: Boncuk boncuk terlemek.
Cığındırık : Gevşek et.
          – Bizim gurbanın eti cığındırık çıktı.
Cılbak (Cılbag) : Çıplak.
Cılbanmak : Soyunmak.
Cıllavuk : Ağustos böceği.
Cımak, Cımag : Hayvanlarda tırnak, pençe.
Cımaklamak, Cımaglamak : Tırmalamak.
Cımcırık : Yavan sulu şey. Çok su katılarak seyreltilmiş ayran için “cımcırık olmuş”, derler.
Cıncık : Cam, porselen kırığı.
Cıncık gözlü *: Mavi veya yeşil gözlü insanlara denir.
Cıngılmenik : Saka (Carduelis carduelis). Cingirdik cingirdik, diye öter.
Cırlavık : Ağustos böceği.
Cırrık : Ardıç kuşu.
Cırrık cubbal : Tarla ardıç kuşu (Turdus pilaris).
Cırrık gibi : Aşırı zayıf, bir deri bir kemik, küçücük kalmış, etsiz kalmış.
          –  Pazardan tavuk aldıydık tüylerini yoluşun cırrık gibi çıktı.
Cıscıbıl : Çırılçıplak.
Cıscıbıldak : Çırılçıplak.
Cıvcık *: Serçe kuşu (Latince: Passeridae)
Cıykırmak *: Tiz bir sesle avazı çıktığı kadar bağırmak. Genellikle çocuklar cıykırır.
Cibilliyet : Yaradılış, huy.
Cilis, Ciris : Tamamen, o kadar.
Cilis gitmek *: Tamamen gitmek. Ardına bakmadan gitmek.
          – 1970’li yıllarda en ufak yağışta elektrikler kesilirdi. Kesilmeden önce üç defa yanıp sönerdi elektrikler. Üçüncü kesilişte: “Cilis gitti, artık sabaha kadar gelmez,” derdik.
Cimcik  : Çimdik
Cimmik : Çimdik
Cinevoz : Cin gibi olan bilmiş. (Cineviz: Kısa boylu fakat çok akıllı adam. Diğer yörelerdeki ağızlarda)
Cingan : 1. Çingene, 2. Cimri.
Cini tutmak *: Sarası tutmak.
Cinnerin civirdemesi *: Çok sinirlenme.
          – Bak çocuk cinnerim civirdedi oldu ha!
Cip : Pekiştirme sıfatı.
          – Cip kırmızı,
          – Sende cip azıtdıñ ha.
Cirp : Aniden, hemen, birdenbire.
Cirpeden *: Aniden, hemen, birdenbire.
          – Cirpeden geçti: Aniden geçti.
Cirpmek : Bir vuruşta kesmek. “Adam hancerini çıkartmış otları, dalları cirp cirp kesiyordu.”
Codduklanmak *: Nazlanmak.
Combuldamak *: Suda ses çıkartarak yürümek. (Combuldamak : Su çalkalamak. Diğer yörelerdeki ağızlarda.)
Congurdaşmak : 1. Gürültü çıkarmak. (2. Conguldaşmak : Birkaç kişi bir araya gelerek gülüp konuşmak. Diğer yörelerdeki ağızlarda)
          – Kargalar sürü halinde ötüşüyordu, “Ne congurdaşıyor bunlar böyle”, dedi.
Copul, Cupul *: Karışma, Sulanma
           – Salatayı sen yap, o copul olur: Salatayı sen yap o kendiliğinden karışır/sulanır.
Cöbel *: Evin yan tarafı. Çatının köşesinin yere izdüşümü.
Cöhmürlü *: Nazlı, pinpirikli, canı yeğni.
Cöp : Cep.
Cubbadan yutmak *: Çiğnemeden birdenbire yutmak.
Cubbalak kuşu : Öter Ardıç (Turdus philomelos).
Cukulata, Cugulata : Çikolata.
Culluk : Hindi.
Cuvara, Câra : Sigara.
Cücük : Tavuk civcivi.
Cüreğat (Cürât) *: İrinli yara. Arapça’da yaraya Ceriha derler, cerrah’ta aynı kökten geliyor.

Ç

Çağırşak, Çârşak *: Selin getirdiği toprağından arınmış taşlı ve kumlu arazi.
Çakıldak : Davar gibi hayvanların kuyruklarının altında kuruyup katılaşan ve sallanıp duran pislik topluluğu.
          – Babam, yer fıstığını hasat ederken yer fıstığının bir tomarını havaya kaldırdı ve “Bakın bakın! çakıldak gimi dutuk” dedi.
Çalgın olmak :
Çalmak : 1. Bir şeyin üzerine bir şeyi sürmek, bulaştırmak. 2. Koku sürmek.
Çaltak : Sırık. Fasulye çaltağı.
Çaman etmek *: 1. Etin iyi pişmesi için birkaç yerini bıçakla çizmek. 2. Darmadağınık olmak.
          – Rüzgar çamaşırları çaman etmiş : Rüzgar çamaşırların kolunu bacağını birbirine karıştırmış.
Çaman olmak *: Çalışıp çabalamak.
          – Şu kayalık yeri bu hale getirinceye kadar hepimiz çaman olduk.
Çamaşır çıntıklamak *: Çamaşır yıkamak.
Çamaşır çitilemek : Çamaşır yıkarken kir ve lekeyi çıkarmak için çamaşırın iki yanını birbirine sürtmek.
Çandar olmak *: Tohumun özelliğinin bozularak verimsizleşmesi. Çekilmeyen yer fıstığı çandar olur. Çakal karpuzu yer, pislediği yerde karpuz biter ama tohumlar midesinde çandar olduğundan karpuzun tadı yavan olur. (Çandır : Karışık, melez, gelişmemiş. Diğer yörelerdeki ağızlarda.)
Çangal : Ağaçların gövdesinin dallara ayrılma yeri.
Çanta çiçeği : Begonya
Çañe çalmak : Çene çalmak. Dedikodu yapmak.
Çatal ayrık otu *: Zararlı ve çok güçlü kökleri olan bir bitki.
Çatı yırtılmak *: Pantolon vb. giysilerin ağının yırtılması.
Çay sıra gidip kıyı sıra gelmek : Herhangi bir işi isteksiz yapmak, yapmamak için bahane üretmek.
Çaydanlık sömeği : Çaydanlık, demlik gibi aletleri su dökülen yeri.
Çaylı elması : Erken gelişen, küçük ve sarı renkli bir elma türü.
Çeddel meddel *: Ahir zamanda çıkacağı rivayet edilen canlı şey.
Çelet *: Her şeye efelenen, atılgan çocuk.
Çelik çomak : Bir çocuk oyunu. Çelik; oyundaki büçük çubuk olup, çelik aynı zamanda ölçek anlamına gelir ve oyundaki mesafe çelik ile ölçülür. Çomak; Küçük çubuktur.
Çempeleşmek *: İnatlaşmak.
Çemremek : Giysinin kol, paça gibi kısımlarını geriye kıvırmak.
Çenet : Tavuk, kuş türü hayvanlarda kalça. (?)
Çenedini ayırmak : Tavuk, kuş türü hayvanlarda iki bacağından tutup ayırmak. (?)
Çengel dikeni : Çiçekleri mavimsi açan dikenli bir çalı.
Çepel : Bulaşık.
Çepel yuyucu *: Bulaşık yıkacıcı (düğünlerde).
Çerçi : Eşya satan gezgin satıcı.
Çerçinin iyisi eşeğini övermiş : Atasözü
Çerlenmek : Zehirlenmek olabilir. (Çer : Zehirli küçük böcek. Kadirli)
          – Yemeğe gözü doymayan, başkasının yemeğinde gözü olanlar için, “Al! Çerlen”, derler.
Çerin çorunu ye : Al ye de yaramasın hasta olasın, manasında beddua. (Çor: Hastalık)
Çeti otu : Dikenleri kanca şeklinde kökleri çok derinlere inen dikenli bir ot.
          –...ince dikenli çeti otu yırttıkça kuduruyordu... Yaşar Kemal’den.
Çetil : Fidan.
Çetin yörep : Çok dik yokuş.
Çığ sıkım *: Çiğ köfte.
Çığ sıkmaç *: Çiğ köfte.
Çıkın : İçine yemek veya incik-boncuk vs. konan ve katlanarak düğümlenen bez.
Çıkla : Safi, sırf, sade, yalnız.
          – Bir türtü yapmış elîn artô, içi çıkla et : Bir türtü yapmış elinin artığı, içi safi et.
Çıngıl : Küçük dal.
Çınrası çıkmak *: Aşırı kurumak.
Çıntık : Kenarı yontularak şekil verilmiş. (Çintik : Kenarı yontulmuş, kesilmiş çentik. Diğer yörelerdeki ağızlarda)
Çıntıklamak *: Yıkamak.
Çıntıklı sehen *: Kenarı girintili, ondelalı metal tabak.
Çıntırık *: Fiske.
          – Ülen! ben o çocâ daha bir çıntırık bile vurmadım taman.
Çıpkâ *: İnce sırık. (Çıpkı : İnce, uzun değnek. Diğer yörelerdeki ağızlarda)
Çırpağ, Çırpağı (Çırpa) *: Boruk çalısından yapılan ayran çırpacağı.
Çıtımık, Çıtlık : Sakız ağacının meyvesi, menengiç ağacı.
Çıtmak : Nar, portakal gibi meyvelerin birkaçının bir arada bulunması.
Çıtmık : Sakız, menengiç ağacının meyvesinin salkımı olabilir. (?)
Çıtıh, Çıtıf, Çıtık *: Küçük üzüm salkımı, üzüm salkımındaki küçük salkımcıklar.
Çıvmak : Hızla giden bir şey bir yere çarpıp yön değiştirmek. Topun rüzgarın etkisiyle yön değiştirmesi.
          – Topa bir vurdum amma!. Çıvdı gitti.
Çifdede *: Akyanaklı baştankara (Parus lugubris).
Çiğ : Ok kamışından yapılan belben kurutma sergisi.
Çiğsinmek, Çiğsimek, Çiğsenmek : Tiksinmek (Yiyecekle ilgili).
          – Künde lepe yiye yiye çiğsindim.
Çiğsitmek : Kendinden soğutmak, arayı açmak.
Çil *: Haşlanmış çağla tuzlaması.
Çilelenmek : Semizlenmek, besili ve iyi et tutmak.
          – Koyunların da çileliymiş ha!
Çilte, Şilte : Pamuklu bir yer sergisi.
Çimbişmek *: Karıncalanmak
Çimmek : Yıkanmak
Çimpitmek : Oynatmak, yitirmek (akılla ilgili).
          – Ne o! Aklını mı çippittin?
Çinçe parmak, Çinçe bannag : Serçe parmak.
Çinçini kuşu *: “Çin çin” diye öten bir kuş.
Çinke : 1. En ufak parça. 2. İki parmak ucuyla alınan miktar (toz şeyler hk.)
          – Kurban eti paylaştırılmış ve bir kadın diğer kadına dert yanıyor;
          – Kele bacım bide benôna bak, bir çinkecik koymuşlar.
Çinkelemek *: Çiselemek
Çiriş: Ayakkabıcılıkta yapıştırıcı olarak kullanılan otsu ve yumruları olan bir bitki.
Çit : Pamuktan dokunmuş basma kumaş.
Çitilemek : Çamaşır yıkarken kir ve lekeyi çıkarmak için çamaşırın iki yanını birbirine sürtmek.
Çiyan : Çıyan
Çoba : Davulcuya verilen bahşiş.
Çobalamak *: Davulcunun düğüne gelenleri karşılayıp davul çalarak çoba (bahşiş) istemesi.
Çokrak : Çamaşır suyu.
Çomça : Büyük kaşık.
Çomruk *: Kullanıla kullanıla küçücük kalan.
          – Saçını oaatlı kestirik ki çomruk kadar kalık.
          – Çalı süpürgesi kullanıla kullanıla çomruk kadar kalık.
Çorakağası olmak *: Aşır tuzlu olmak.
Çot : Kısa kalınca çöp, kısa kalınca dal.
Çotmuk (Çotmug), Çortmuk *: Dalları kesilip gövdesi kalmış ağaç.
Çöddük gibi oturmak *: Dizlerini dikip kollarının arasına alarak düşünmek.
Çöhçöhlemek *: Dolduruşa getirmek, teşfiklemek.
Çökelik : Çökelek.
Çökelek basması : Çökelek, peynir ve çöre otundan yapılan ve bir kavanoz veya cereye basılan bir tür peynir.
Çöl veziri : Hamarat, cömert insan.
          – Eşim, Hatca bacı bize bir hörmet, bir ikram etti ki tıpkı çöl veziri.
Çömmek : Ayaklar üzerine oturmak, çömelmek.
Çörek : Ramazan bayramında yapılan; un, yağ, şeker, yoğurt, maya, çöreklik baharat ve susam ile yapılan kurabiyemsi bir tatlı. Çörek, herhangi bir koruma olmaksızın iki ay bayatlamadan kalır.
Çörek bayramı : Ramazan bayramı.
Çöte binmek * : Birinin kafasının her iki yanından ayaklarını aşağı salarak omzuna oturması.
Çötük : Ağaçtaki yumru.
Çul : Kıl veya yünden yapılan yere serilen sergi.
Çungur : Gözleri çukur, derin olan kişi.

D

Dâl : Değil.
Dârmen : Değirmen.
Dağdağan ağacı, (Dâdan) *: Çitlenbik (Celtis caucasica). Genellikle orta büyüklükte ağaçlardır, boyları 10-25 m uzunluğundadır, nadiren 40 m uzunluğa ulaşabilirler. Meyvesi sert çekirdekli-eriksi, 6-10 mm çapındadır ve birçok hayvan türü tarafından yenilebilir; kuru ama tatlı bir tada sahiptir siyah renkli olup iri çekirdeklidir.
Dadlı : Tatlı
Dah etmek : Boca etmek
          – Dah ettim vurdum. Dah ettim yedim.
Dalak : Dilim. Bir dalak kömbe. Bir dalak baklava.
Dalı güzel çiçeği : Genişçe yaprakları olan bir süs bitkisi.
Dam direği gibi : İncecik, zayıf insan.
Damağı cukuldamak : Ağzının suyu akmak, bir yiyeceğe istek duymak.
Damah *: Cimri
Damdıra : Tambura çalgısı.
Dan davulu, Tan davulu : Kesimli düğünde tan vakti çalan davul. Dan davulunun özelliği sesinin daha gür çıkmasıdır. “Bakın ey ahali!” hala ayaktayız imajı verilmek isteniyor.
Dana kabağı : Bir tür kabak çeşidi.
Dañe *: Bak.
Dañemek, Danemek *: Bakmak .
Dañiz : Deniz
Darbız : Toprağın nemli hali.
Darı : Mısır
Datlâbık : Tatlı kabuk, tarçın.
Dayramak *: Kertme, boğma, sıkma sonucu iz bırakmak.
          – Ayakkabı ayağımın üstümü dayradı.
Davış :   Anlaşılmayan ses. Hafif gürültü, hışırtı, tıkırtı. Ayak sesi.
          – Hüsün hele! Bir davış duydum.
Dazlamak *: Ateşi çok kuvvetli sacda pişen ekmek veya bazlamanın daha pişmeden dışının yer yer yanması.
Dehnek : Değnek.
Delisi tutmak *: Bazı yiyeceklerin aşırı yenmesi halinde başağrısı gibi rahatsızlık dumak.
          – Portakal balını çok yiyişin delisi tuttu.
Dembek : Darbuka. Tempiti tem peng! (Payas’ya bir ritm)
Demirçik ağacı *: Sertçe bir odunluk ağaç.
Denneştirmek : Düzenlemek. Darmadağın olan eşyayı bir araya toplayıp düzene sokmak.
Depik : Tekme.
Depili : Tıka basa dolu. Tepeleme.
          – Ağzına kadar depili : Ağzına kadar dolu.
Depmek : Teperek doldurmak. Bir şeyi basa basa doldurmak, tıkmak.
          – Ağzına kadar depili: Ağzına kadar dolu.
Deri : Perşembe.
Deste kıtlığı : Pungutun (arpa unu) yendiği zaman. Kıtlık yıllarında Nisan, Mayıs ayları gelince zengin fakir hiç kimsenin zahiresinde hububat kalmazdı. Ahali dört gözle arpaların başak yapmasını beklerdi. (Arpa buğdaydan 15 gün evvel başak yapar). Ahali buğdaylar biçilene kadar punguttan yapılan ekmek ve bazlama ile karınlarını doyururdu. Hatta pungutun çok olması için içine süpürge otu tohumu, sakızlık çiçeği eklenirdi.
Deşirmek : Toplamak. Dilencilik ile toplamak. (?)
Deşmek : Eşmek, kazmak.
          – Deş bakim huriye: Kaz bakalım şurayı.
Deştiye : Kendi kendine yetişme. Toprak sulanmadan yapılan tarım.
          – Bu çocuklar deştiye yetişti.
          – O çiçek deştiye bitti.
Devlisi gün (Devlisi gôn) : Ertesi gün.
Devlit taşı : Üzümün suyunu çıkarmak için kulanılan taş. (Devlit : Tahıl değirmeni. Diğer yörelerdeki ağızlarda.)
Devşirici : Daha çok yiyecek toplayan dilenci.
Dıdısının dıdısı : Çok uzak akrabalar için söylenen laf. (Dığdığ : Uzak akraba. Dığdığının dığdığısı : Çok uzak akraba. Diğer yörelerdeki ağızlarda)
Dığır dığır *: Sağlıklı, dinç.
          – Abaf anam! O daha dığır dığır duruyor.
Dığrak : Ölçülü, orantılı, yakışıklı. Güzel, düzgün, şık giyim: “Şu kız ne kadar dığrak giyinmiş.” (Dıyrak : Tertipli, düzgün, şık. Diğer yörelerdeki ağızlarda.)
Dıkıl : Gir.
Dıkılmak : İçeri girmek. Arapça duhuldan (دخول) türemiştir.
Dıkmak : Sokmak, katmak, koymak, içeri girdirmek, geçirmek.
          – Topu bir türlü o delikten içeri dıkamadın.
Dımlım suyu *: Ilık su.
          – Yazın o sıcak günlerinde büyüklerimiz su ister, tabi eskiden buzdolabı da yok, ılımış suyu getirip veririz. Ve cevap gelir;
          – Ne bu! Dımlım suyu gimi.
Dımlımak : Az ısınmak, ılınmak. Türk Dil Kurumu’ndan.
Dınılamak, Dıñılamak : Uyuklamaya başlamak.
          – Eskiden elektirikler yokken akşamdan sonra arkası yarını dinlerdik. Sonra insanlar dınılamaya başlardı.
Dınnak (Dınnag) : Tırnak.
Dırra kuşu *: Gökkarga veya Gökkuzgun, zayıf uzun ince bir kuş. (Caracias Garrulus). Zayıf, kuru insanlara dırrâmo derler.
Dırra gibi (Dırrâmo) *: Hastalık derecesinde zayıflayıp çöp gibi kalan.
Dısdığrak *: Düzgün, dosdoğru (Giyimle ilgili). (Dısdıvrak : Derli toplu. Diğer yörelerdeki ağızlarda)
          – Hah! Şöyle dısdığrak giyin.
Dışlık : Keyif, rahat, huzur, neşe, iç ferahlığı.
Dışlığı gelmemek : Keyif, rahat, huzur, neşe, iç ferahlığı olmamak.
          – Dışlığım gelmiyor.
          – Dışlığım yok.
Dıvvik kuşu, Divik kuşu : Kızkuşu, dıwviik şeklinde öter (Latince: Vanellus vanellus)
Dibine takılamak : Yemek kazanında yemeğin kalmaması veya bir işten zarar etmek.
Didmek : Yün, pamuk, pişmiş et gibi şeyleri küçük parçalara ayırmak.
Diki *: Nohut büyüklüğündeki parça. "Bir diki et." "Eti diki diki doğra."
Dil dibeği : Çok konuşan, her lafı bilen.
Dili öklü *: Dilin altında bulunan dilaltı bağı.
Dilik kız *: Sığır otunun değişik bir tipi.
Dilini dutamık etmek *: Diline bir şeyi dolamak.
Dilme : Dört köşe kesilmiş ağaç, kereste.
Din : Önce, yüksek, uç. “En din (önce) ben geldim.”
Dingil güdük, Dingil gücük *: Yıkanmadan dolayı çekmiş giysi.
Dingok, Dingog, Dingoog *: Kukumav (Athene noctua). Dingoog diye öter.
          – Kuş dingoog, dediğinde bizde; Sarma yook” derdik.
Dinelmek, Diñelmek : Ayakta durmak, ayağa kalkmak.
Dipsiz külek boş ambar : Para, mal tutmayanın durumunu veya bir iş için boş yere uğraşıldığını anlatan bir söz.
Dirgen : Harmanda sapları yaymaya yarayan demir ya da tahtadan yapılmış ucu çatallı tarım aygıtı.
Dirkeden : Aniden.
Dirkeden kalkmak *: Aniden kalkmak.
Dirkelmek : Ayağa kalmak. (Dirkilmek: Dikelmek. Diğer yörelerdeki ağızlarda)
Divik kuşu, Dıvvik kuşu : Kızkuşu, dıwviik şeklinde öter (Latince: Vanellus vanellus)
Divrik : Bilmiş, boyundan büyük laflar eden. (Divriki: Yaramaz. Diğer yörelerdeki ağızlarda)
Dolanmak : Asılmak, elin karı kızına kem gözle bakmak, kur yapmak.
Dolukma *: Kas yorgunluğu.
          – Dün iş işlediidim kollarım dolukmuş.
Dolukmak : Gözü yaşarmak, ağlayacak duruma gelmek.
Doluksumak : Gözü yaşarmak, ağlayacak duruma gelmek.
Dombala dom ban : Bir davul ritimi.
Dombalak : Sırt yere gelecek şekilde baş üzerinden yapılan dönmedir. Takla değildir. Dombalağı genelde küçük çocuklar yapar.
Domuşmak : Aşırı üşüme halinde insan ve hayvanların büzülerek aldığı hal.
Dolu, Dôlu, Doğlu, Dôluman, Doğluman : Çok, bir sürü.
          – Anaa, gonşuların çocuğu üzümlerin hepini yiyikler.
          – Daha doolu var oğlum, yesinler.
Dôme : Döğme, kabuğu alınmış buğday.
Donucular tuta, Doñucular duta *: Beddua. Soğuğu bahane ederek bir işi yapmayan kişiye "Donucular tuta", denir.
Dönemek, Döhnemek : Toprak çiğnenerek sertleşmek.
Döş : Göğüs, bağır bölgesi.
Dövmeç : Çemen.
Dudmaç çorbası, Tutmaç çorbası : Erişteli çorba. Kalın bazlamanın bıçakla küçük küçük kesilerek, yeşil mercimek ile yapılan ekşili ve sulu bir yemek.
Dulda : Yağmur, rüzgar, soğuk almayan siperlikli yer.
Duluk : Hayvanın çenesinin altı, boyun.
Duluğu sirkeli keçi *: Boynu bitli keçi (Zayıf keçi manasında)
Duralaşmak *: Çatmak, dalaşmak, sataşmak.
          – O çoçuğa duralaşıp durmazsan olmaz ha!
Durukmak 1: Bir şeyin düşerken takılı, asılı kalması.
Durukmak 2: Bir şeyin akan suyun bir yerine takılması.
Duşşak, Duşak : Hayvanın iki ayağını iple bağlayarak yapılan köstek.
          – Ayağı duşşalı
Dutacak, Tutacak : Sıcak tencereyi tutmaya yarayan iki adet el büyüklüğündeki kalın bezin birbirine iple bağlanması.
Dutma : Kahya. (Hizmetçi. Diğer yörelerdeki ağızlarda.)
Duzağası (Duzâsı), Duz ağası, Duz ağısı) *: Tuz ağısı. Çok tuzlu yemekler için söylenen sözcük.
Düğünde könçek çıkarttırmak *: Aşırı derecede inatçı olan, dediğim dedikçi.
Düğürçü : 1. Kız istemeye gidenler, 2. Okuntu dağıtan kimse.
Dümbek : Dümbelek.
Dümbük : Pezevenk.
Dümrüğü düşmek : Çocukların bir şeyi canı çektiği zaman söylenen söz.
          – Birazda o çocuklara ver. Dümrüğü düşmesin.
Dünân : Dünkü gün.
Dünek : Tünek, geceleyecek, yatacak yer.
Düş : Rüya
Düşünü heyketlerken oynaşından haber vermek *: Rüyasını anlatırken oynaşından haber vermek.
Düva : Düve (1 yaşındaki dana).
Düvan, Düggen *: Bakkal

E

Ebbet *: Salakça kişiye denir.
Ebcik *: Oyuncak ev.
Ebcilik *: Evcilik oyunu. Orhun yazıtlarında V harfi yoktur bunun yerine B harfi kullanılır. Dolayısı ile Orhun yazıtlarında Evcik: Ebcik diye, Evcilik: Ebcilik diye okunur.
Ebelik otu *: Geniş yapraklı yenebilen bir ot. (Labada veya efelek otu olabilir.)
Êcene, Ecene : İyicene.
Edikmek *: Hayvan süt gelmek.
Edikdirmek *: Hayvanın sütünü getirtmek.
          – Kızım buzağıyı getir hele! Hayvancağız yavrusunu görürde belki edikir.
Edikmek *: 1. Yavru hayvanın anasının memesini süt getirmek için itmesi. 2. Sağmal hayvanlarda hayvanın sütünü bırakması.
Efil efil : 1: Saç, giysi gibi şeylerin rüzgarda dalgalanması. 2: Yürek çırpıntısı.
Efildeme : Hafif hafif esen rüzgar ve o rüzgarda tatlı bir kıpırdanışı ifade eder.
Eğem küreğime eğildi *: “Çok utandım, mahçup oldum” anlamında bir deyim.
          – Mehmedi görüşün eyam küraama eğaldi.
Eğişmek, İeşmek *: Boy ölçüşmek, yarışmak. . Birbirini söz ile çekememe.
          – Şu ufacık çocaa bakele! Beninen ieşiyo.
Eğşimek (Êşimek) *: Yüzünü ekşitmek.
Eğre ağacı, Eyre : Hatay meşesi (Lat: Quercus pseudocerris)
Eğrek (Ârek) : Hayvanların yazın öğle sıcağında toplanıp dinlendikleri yer.
          – Keçi âreği: Keçilerin dinlendiği korunaklı doğal yer.
          – Paşanın Eğreği Yaylası: Paşanın yerleştiği yayla.
Eh *: Yeter, tamam.
          – Babamla fasulyeleri sırt pompası ile ilaçlayacaktık. İlacı suyla karıştırırken ben suyu yavaş yavaş ilacın bulunduğu tenekeye boşaltıyordum. Babam su seviyesi belirli bir seviyeye gelince “eh” dedi.
Ehêlik : Çocukların oyun esnasında söyledikleri üstünlük sözü. (?)
Ehlizlemek *: Uysallaşmak, sakinleşmek.
Ehrin cehrin *: Yokluğun olumsuzluğunu belirten sıfat.
          – Ehrin cehrin öldü : Yoksulluk içinde yaşayıp öldü.
          – Ehrin cehrin bitti : Yiyende olmadı içende öylesine bitti gitti.
            Aşık Hacı Duran Bebek’den bir dörtlük;
            Şu dünyada daha ne gün görücüm
            Söylesene hangi bir gün gülücüm
            Korkarım ki ehrin cehrin ölücüm
            Ne olursa sarılma salıma kader.
Eke : Yaşı küçük olduğu halde sözleri ve işleri büyük olan (çocuk).
Êkine, Ekine : İyikine.
Ekmek çatalı *: Yuka ekmeği haşerelerden korumak için yapılan altı ve üstü çapraz tahta olan 2 metrelik bir direk.
Ekmek tatlılaştırmak *: Karşısındakine söyleyeceği lafı, yapacağı işi olgunlaştırmak için çaba sarfetmek.
Ekşili çorba, Eşgili çorba : Bulgur, yeşil fasulye, patlıcan, kabak, salça, kuru nane, nar ekşisi ile yapılan sulu bir çorba.
Elbiz : Evin tavan ve köşelerinde oluşan örümcek ağları.
Elcik *: Esas gülle, misket.
Elçim *: Ekin biçerken, ekinin elle tutulan bir tomarı.
Elenmek *: Çok üzülmek, üzüntüden kahrolmak.
          – Zeynep karı kötü haberi alışın sabahaça elendi durdu.
Elenmek : Sıvanın ince ince dökülmesi. “Bu odanın sıvasıda iyice elenmiş artık.”
Elkoca kirriği (Elgoca kiriği) *: Su Çulluğu. (Latince : Gallinoga gallinoga) Elgoca kuşundan daha küçük, gagası ve bacakları uzun, balçakta solucan arayan bir kuş.
Elkoca kuşu (Elgoca kuşu) *: Çamur Çulluğu. (Latince : Limosa limosa)
Elgoç dar dar *: Bilye oyununda söylenen bir söz.
          – Bilye atılırken bilye ayağa değer ise bilyeyi atan;
          – Hampık, der. Ayağına değen ise;
          – Elgoç dar dar, der.
Elinin artığı, Elîyñ artığı : Yemek ile ilgili bir söze başlarken söylenen söz. Bu söz aynı zamanda mütevazılığın göstergesidir. Sende bu yemeği iyi yaparsın, canın çekmesin anlamında da kullanılır.
          – Elîyñ artığı eşgili çorba yabdidik.
Elin ulağı olmak *: Bir işte yardımcı olmak.
          – Ayşe yeğenimi iyiki göndermişsin bu darlıkta elimin ulağı oldu.”
Elin karağısı olmak *: Bir işte yardımcı olmak.
Ellehem : Herhalde, galiba, zannedersem.
Elek gibi : İyice aşınmış elbise için söylenen söz.
Ellengeç : Yengeç.
Ellik : Ekin biçerken sol elin parmaklarına geçirilen, eldiven şeklinde tahtadan yapılan bir araç.
Ellik ellik gezmek *: Uzak mahallerde gezmek. “Nufus sayımında elliik elliik gezdik.”
Elöpen : Kertenkele (Kertişkelle’nin adı ise aslında Dikenli keler’dir)
Elöpen cücüğü gibi *: Zayıf ve çelimsiz çocuklar için kullanılır.
El yüz görgüsü *: Hal ve hareketleri sebebiyle yanındakileri utandıran kimselere söylenen laf.
Emi : Tembih sözü.
Emişmek : Süt kardeş, farklı annelerin çocuklarının bir annenin sütünü emmek. Bu çocuklar için emişik denir.
          – Bizim Mehmet’le Kadir emişik.
Eme geçmek : İşe yaramak, makbule geçmek.
          – Yaptıklarım eme geçse bari.
Emiye yaramak *: Bir şeyi yaptırmak için sürekli yalvartmak ve hâlâ yapmamak.
          – Bak o işi yapacaksan yap artık! Emiye yarayıp durma bana ha!
En din * : En uç, en önce, en yüksek. (Dingil: Tepe, uç nokta. Düziçi ağzı)
          – Ahmet : En din ben geldim,
          – Murat : En din din ben geldim,
          – Ahmet : En din din din ben geldim.
          – Ali : En dine ben çıktım,
          – Can : En din dine ben çıktım ,
          – Ali : En din din dine ben çıktım.
Eneç (Enêç) *: Korkunç ve dehşetli bir şey görüldüğünde söylenen ünlem.
          – Amanin enêç!
Eniklemek *: Salatalık, kabak, kavun, karpuz gibi sebzelerin çiçek açtıktan sonra meyveye geçtiği evre. Meyvenin uzunluğunun 1 cm olduğu evre.
Enkiş ünküş *: Özenilmeden, isteksizce yapılan işi beğenmediğini belirten söz.
          – Necimiş o! Enkiş ünküş!
Epî : Epey çok, hayli.
Epîce : Epeyce, haylice
Eringeç (Eriñgeç) : Üşengeç.
Erinmek, Eriñmek : Üşenmek (ŋ: ng)
Erkek sel kadın göl olmalı : Atasözü; Erkek çalışarak evine para getirdiğinde, kadın akarsuların boşuna akmaması için önüne baraj yapılması misali tutumlu olmalı, evin harcamalarını çekip çevirmelidir.
Ertesi : Sonu ertesi ile biten günler. Pazartesi, Cumartesi.
          – Üç ertesi asbap yudum. Üçünde de çoçoomun kafası yarıldı, ondan keri ertesilerde asbap yumadan şumsunurum.
Eskiya, Esya : Ucu yanmış odun parçası. (Ese : Yarı yanmış odun. Diğer yörelerdeki ağızlarda)
Esresi ve ötresi ile yapmak : Bir şeyi en ince detayı ile birlikte yapmak.
          – Baktın mı? Usta evin boyasını nasıl yapmış?
          – Off! Hem de esresinen ötresinen.
Essah : Sahi, gerçek, doğru. “Essah mı?”
Esya, Eskiya : Ucu yanmış odun parçası. (Ese : Yarı yanmış odun. Diğer yörelerdeki ağızlarda)
Eşek muzu, Eşşek muzu : Yerli muz. Meyvesi tombuldur. Tadı ise hafif ekşimsidir.
Eşkere, Eşgere : Rast gele, öylesine, apaçık. Aşikareden türemiştir.
          – Eşgere sölüyom: Rast gele, öylesine söylüyorum.
Eşkere atmak, Eşgere atmak *: Uydurarak söylemek, lafları işkembeden atmak.
Eşgi : Ekşi
Eşgili çorba, Ekşili çorba : Bulgur, yeşil fasulye, patlıcan, kabak, salça, kuru nane, nar ekşisi ile yapılan sulu bir çorba.
Eşmek : Kazmak.
Eşek cıllavığı, Eşşek cıllavığı *: Ağustos böceğinin daha büyüğü ve gümüşî renklisi.
Eşek cırlavığı, Eşşek cırlavığı *: Ağustos böceğinin daha büyüğü ve gümüşî renklisi.
Et arısı, Kızıl arı : Bir tür yabani arı. Kurban bayramında askıdaki etleri ısırarak kopartırlar.
Et keseri : Satır.
Evecen : Acele eden, aceleci.
Evelkôn, Evelkon *: Evvelki gün.
Evermek : Evlendirmek
Evildenmek *: Bitkilerde tekrar canlanmak, tekrar büyümeye başlamak.
          – Dutu biddi sulayışın evildenmeye başladı.
Evlek : Dönümün dörtte biri.
Evmek : Acele etmek. (İvediden gelebilir)
Evrağaç (Evrâaç) : Saç üzerinde pişirilen yufka ekmekleri çevirmeye yarayan uzun ve yassı tahta araç.
Evsermek, Evsmek, Evsimek : Tahıl gibi tohumları kabuğundan ayırmak için rüzgarda savurmak.
     Evserlemek : Tahılın içindeki yabancı cisimleri evsecek denilen kap içinde savurarak temizlemek. (TDK)
     Evsilemek : Tahılın içindeki yabancı cisimleri, çöpleri elle ayıklamak, üzerinden üzerinden almak: Buğdayı evsileyerek gavuzundan ayırdım. (TDK) (?)
Êw : Biri çağırdığında ona verilen cevap.
Eya kemô : Eğe kemiği, kaburga kemiği.
Ezim ezim ezilmek : Çok utanmak, mahçup olmak, yüzüne bakamamak.

F

Fakı otu *: Papatya
Fanfaz *: Şaka yapılarak vakit geçilen, oyalanmak için şaka yapılan, makaraya alınan salakvari tip. Kayseri'de Fanfar derler.
Fas : Asalak tip. Ver yiyim, ört yatayım tip.
Fasiliye : Fasulye.
Fatmalı çiçeği *: Hatmi çiçeği. Çoçuklar, çiçeklerinin yapraklarını yüzlerine yapıştırıp kendilerini horoza benzetme oyunu oynarlar.
Fayton arabası : Lastik tekerlekli at arabası.
Fehimli : Eli uz, dikkatli.
Fehimsiz : Sakar, dikkatsiz.
Felfecir : Beklenmedik bir andaki olay karşısında gözlerin dört açılması. (Tdk: Gözleriyle arsızca bakınmak.) (?)
Felhan yer : Tabanı nemli toprak, ekilebilir toprak, verimli kırmızı Akdeniz toprağı “terra rosa”.
          – Kavunu felhan yere ekerler.
Fellah köftesi : Bulgurdan yapılmış, basık bilye şeklindeki hamurlar ile ıspanakla pişirilen salçalı ve sulu bir çorba.
Ferfellemek : Sendelemek, düşecek hale gelmek.
Feta vermek *: Fatiha duası okuyup hediye etmek. "Feta" Osmanlıca'da Fidye anlamındadır. Özellikle mezarlıktan geçerken "Bir feta verelim" deriz, yani fidyemizi/borcumuzu verelim anlamında.
Fık beyinli *: Asabi aynı zamanda mantık, akıl kullanmayan kıt beyinli.
Fıldırmak : Atıvermek, kaldırıp atmak, fırlatmak.
          – Ortalıkta neadar şar şakıldak varsa fıldırıp attım!
Fıncıtmak : Atıvermek, kaldırıp atmak, fırlatmak.
          – Hindi fıncıttım oldum ha!: Şimdi fırlatmak üzereyim ha!
Fırıldak : Rüzgar gülü.
Fısdan : Fistan.
Fısmak *: 1. Tek atağın topuğu üzerine çöküp hemen kalkmak. Bazı halk oyunların bir kısmında davulun tokmağı her vuruşunda yere fısıp kalkılır. 2. İçi hava dolu bir cismin havasının boşalması.
Fış : İçi boş ya da çürük fındık, fıstık, ceviz, badem gibi , ceviz, badem gibi yemişler.
Fış fış : İçi boş boş. (?)
Filik Koyun : Kıvırcık tüylü bir koyun türü.
Filkete : Çengelli iğne.
Fink atmak *: Koyun, keçi, tavşan, geyik gibi hayvanların aniden zırlayıp havada geriye doğru çifte atması. Hayvanlar bunu mutlu anlarında yaparlar.
Fino : Köpek yavrusu.
Firez : Anız.
Firez cıllavuğu, Ot cıllavığı *: Ağustos böceğinin küçük bir cinsi.
Firik *: Kayısı, erik, şeftali, yenidünya gibi meyvelerin küçük yeşil hali.
Fol 1: Üzerine ip sarıldıktan sonra ipi çekerek yerde döndürülen, ucuna ucu sivri çivi çakılan tahtadan yapılmış oyuncak (topaç).
Fol 2: Yalancı yumurta.
Folluk : Yalancı yumurta.
Fors atmak : Hava atmak.
Forti *: Bilye oyununda daire merkezi.
Fos ciğer : Ak ciğer sakatatı.
Foytak atmak *: Feyk atmak. Kaçarken kovalayanı yön yanıltma hareketi.
Frenk şefdelisi (Frenk şeftalisi) *: Nektarin.
Ful çiçeği : Arap yasemini. Bkz. Fulya çiçeği.
Fulya çiçeği, Ful çiçeği : Arap yasemini. Boyu 2 metreyi bulan kat katlı beyaz çiçekler açan bir çiçek. (Lat: Jasminum sambac)

G

Gağırcak (Gârcak), Kağırcak *: Zakkum
Garcaşmak, Karcaşmak *: Karışmak, birbirine girmek, kaynaşmak. İnsanların birbirlerine ısınarak kaynaşması ve muhabbetle konuşmaları.
          – Ortalık bir garcaşdı ne olduğunu bilemedim.
Gabarcık *: Yetmek üzere olan incir.
Gabsalık, Kapsalık : Çitten ya da aralıklı çakılan tahtalardan yapılmış basit bahçe kapısı.
          – Pinniğin gapsalonun süraacı pırtık, celfinlerin hepi gaçık.
Gabcık, Kapçık (1): Sünnet derisi
Gabcık, Kapçık (2): Buğday, arpa, fasulye gibi tohumların işe yaramaz kabukları.
Gaçılmak : Çekilmak.
          – Gaçılın ordan, birde ben atliyecim suya.
Gada : Dert, tasa.
Gadanı alim : Derdini, tasanı alayım.
          – Gadasını aldığım, yapma böyle.
Galan : Bundan sonra, bundan böyle, artık.
Galat, Galet : Hatalı, yanlış okuma.
          – Kızım dinle bakalım galatım var mı?
Galet : Eski Türkçede hatalı okuma.
Galıç : Orağın daha ağır ve büyüğü, tahranın daha zarif ve ucunun daha uzun olanı.
Gallangaç, Gıllangıç : Kırlangıç.
Galle, Galye : Küçük para kasası, çekmecesi. (Galle Osmanlıca’da mahsul geliri demek)
Galle çekmek *: Ticarette iyi iş yapmak .
Galli : Sincap
Gamanmak, Kamanmak : Yanaşmak, dayanmak.
          – Yeaaanim odunları duvara eyice gamandır ha!
Gamet eğri *: Vucut yapısı, iskeleti eğri, yamuk insan.
Gamga, Kamga : Odun ve kerestenin talaştan daha iri artık parçaları.
Gangal, Kangal *: Çok iştahlı ışkın, sürgün.
Gangıldak, Kangıldak : Zayıf, ince (insan yada hayvan).
Gangıldağı çıkmak *: Kaburga kemikleri görünecek kadar zayıflamak. İskeleti çıkmak.
Gannak, Kannak, Kandak *: Su arklarının derin yerlerinde oluşan küçük gölet. Hayvanlar buradan kana kana su içtiklerinden dolayı “Gannak” kelimesi su kanmaktan gelebilir.
          – Eskiden Payas’taki gannaklarda su tosbaaları olurdu.
Gapıt, gaput : Palto.
Gapı süpürmek, Kapı süpürmek *: Evin avlusunu süpürmek.
Garağı (Garâ), Karağı : Ağaçtan meyve toplamaya yarayan ucu eğri sopa.
Garafatma, Karafatma : Çürümüş ağaçlarda yaşayan kın kanatlı bir böcek türü.
Garamet *: Aşırı, abartılı, çok.
          – Size garamet gelir benim damdaki asmada iki ton üzüm vardı.
Garatavuk, Karatavuk : Karatavuk (Latince: Turdus merula)
Garcaşmak, Karcaşmak  *: Birbirine yabancı insan ve çocuklar muhabbetle kaynaşmak, birbirine girmek.
Garel, Karel *: Devam edip duran. Sürekli tekrarlanan. Ölçülü, kararında olma durumu.
          – Bir garel gider: Bir karar gider.
          – O yemeğin tuzunu iyi garellemezsen tadı olmaz ha!
Garrahan *: Çoğalma. Bereketlenme. Bereketli bir yemek için etli bir yemek için “Garrahan oldu herkes yedi” derler.
Garsamba, Karsamba : Evde kalabalık yapan gereksiz eşya.
          –  Koca neki? Evin garsambası.
Garsallamak *: Alt üst etmek, karıştırmak. Kaybolan bir eşya için “Portakalların, eriklerin orayı bir garsallayıver” derler.
Garsambaç : Karsanbaç; kar veya buz talaşı ile pekmez veya şekerli gül suyu karışımı bir yiyecek.
Gasgabalak, Kaskabalak *: Kafası çıplak.
          Adam; kaybolan çocuğunu tarif ediyor:
          Sırtıco cıscıbalak,
          Gafaco gasgabalak,
          Ayaco yasyabalak,
          İşte o oğlan, benim oğlan.
Gasır dev, Gasıl dev *: Obur. (Pazarcık’ta; Gasıl : Hayvanlara yedirilmek üzere yeşil olarak biçilmiş arpa.)
Gasnaklı uçurtma, Kasnaklı uçurtma : Üç adet kamışın altıgen olacak şekilde ortalarından bağlanıp kağıt ile kaplanmasıyla oluşan bir uçurtma.
Gat : Kaya.
Gatık, Katık : Süt ve süt ürünleri.
          – Şükür seferberlikte gatığımız boldu da heç sefillik çekmedik.
Gatıklı, Katıklı : Döğme, ayran, nohut ve sarmısakla yapılan ve soğuk yenen sulu bir yemek.
Gatiremiz, Katremiz : Büyük cam kavanoz.
Gavralamak, Kavralamak : Elin beş parmağı ile birden tutmak.
Gavsıklamak *: Yoklamak, araştırmak. Bir yerin, içini dışını aramak, yoklamak.
          – Baldırcanları gavsıklayıp gittiler: Patlıcanların içini arayıp gittiler.
Gavız : İçi boş başak, içi boş çekirdek.
Gavsara : Büyük küfe.
Gavsırtmak *: Görgüsüzce her şeye eli uzanan, silip süpürüp yiyen.
          – Amanin! Düşman başına vermiye her şeyi gavsıttırdı.
Gayda : Düzen, usul. "Şu işi gaydasıynan yap!"
Gayfe : Kahve.
Gayferengi : Kahverengi.
Gazel : Kurumuş yaprak birikintisi.
Gazep *: Bela.
          – Gazebi buldum agam! Bu ne çekdoom gazep kele bu herifin elinden bööle!
Gazez : Ham ipek böceği ipi.
Gazzak : Kazak.
Gebbeş *: Karnı gebe gibi şiş olan erkek. Göbekli erkek. “Gebbeş gimi olusun.”
Geliç otu : Kanyaş otu. Güçlü bir yapıya sahip çok yıllık bir bitki. (Lat: Sorghum helepense)
Gelinabla : Yenge.
Gelinbacı : Yenge.
Gelineli : Gelinçik çiçeği.
Gem : Döven. “”
Gem sürmek : Gemin üzerine binerek at veya öküz yardımıyla ekin desteleri üzerinde gemi gezdirmek.
Gendi andine (Gendiandine): Kendi kendine.
          – Sana garamet gelir, inaa pıddırırdım gendiandine eve gederdi : Sana abartılı gelir, ineği bırakırdım kendi kendine eve giderdi.
Gepirdemek : Ayak sesleri duyulacak şekilde koşmak. Konakta eviv hanımı çocuklara seslendi; “Çocuklar gepirdeyip durmayın! Hasta var.”
Ger : Çıkmayan leke. (Ceviz geri, nar geri)
Gev gev etmek : Boş boş konuşmak, kafa ütülemek.
Gevel, Gever : Su arkındaki taksim yerleri. Bir şeyin ağız tarafı.
          – Havuzun geveli: Havuzun ağzı.
Gever : Bkz. Gevel
Gevilcen : Ateşin karşısında durmaktan dolayı oluşan kızarıklık.
Gıccı *: En son, misket oyununda son atışı yapacak olan. (Baccı : Misket oyununda ilk atışı yapacak olan.)
Gıdakmak : Adet edinmek, alışmak.
             Semt pazarından zeytini bu defa farklı bir yerden alınca, hanımı eski satıcıdan dolayı beyine;
          – Ne o! Oraya gıdakdın mıydı ki, dedi.
Gıddirmek, Gıttırmak *: Iskalamak, ucundan vurmak, sıyırmak.
Gıflamak, Kıflamak *: Odun gibi şeyleri keserek küçük parçalara ayırmak.
Gıfrıntı, Kıfrıntı *: Gıflama sonucu oluşan artıklar. Küçük ekmek parçalarına da gıfrıntı denir.
Gıgga : Yumurta.
Gığırcıkmak (Gıırcıkmak), Kığırcıkmak *: Tatlı ve recelde şekerlenmek.
Gılav, Kılav *: Çeki düzen verme.
          – Gapıya birez glav geldi: Avluya biraz çeki düzen geldi.
Gılıç : Kılıç
Gıllangıç, Gallangaç : Kırlangıç
Gıllili çalmak *: Zılgıt çalmak. Kadınların düğün gibi sevinçli olaylar karşısında dilleri ile çaldıkları ses.
Gınına düşmek *: Çok acıkmak.
          – Ne o! Gınına mı düştün?
Gıncar *: İş bitirmez, zayıf insan.
Gıncarlanı gıncarlanı iş yapmak *: Yavaş yavaş iş yapmak. Beceriksizlikten oyalana oyalana iş yapmak.
Gındırmak, Kındırmak : Kapı ve pencereyi az açmak, hafifçe aralamak.
Gıngırgoç : Tahterevelli. (Gıngırgaç : Tahtarevelli. Diğer yörelerdeki ağızlarda).
Gınık, Kınık : Az açık, hafif aralık olan kapı veya pencere. Arapçada kınık, "kıyalı" olarak geçer.
          – O gapı az bi gınık galsın.
Gınmak : Köşeden dönmek, kaybolmak. (?)
Gıntime, Gıntıma : 1. İdare, tutum. 2. Cimrilik ile çekinerek, isteksizce verilen. 3. Azlık, yokluk, kıtlık.
          – Ekmeğini gıntıma ile ye de yolda aç kalma.
          – Gıntimeynen veriyor: İsteksizce veriyor.
          – Ortalık gıntımalık aradığın bulunmuyor.
Gırabolu, Arabolu *: Arı mumu.
Gıral ağacı, Kıral ağacı : Akasya ağacı.
Gıran tuvalet giymek, Grand tuvalet giymek: Çok şık giyinmek.
Gıran, Kıran : Salgın.
Gıran dıkılmak, Kıran dıkılmak : 1. Salgına maruz kalarak telef olmak. 2. Bir şey bulunmaz olmak.
          – Gıran dıkılasıca: Afete maruz kalasıca, içine afet giresice.
Gırçıllanmak *: Şekerlenmek.
Gırçıllı, Kırçıllı : (?)
Gırf olmak, Kırf olmak *: Telef olmak. Çeşitli nedenlerle yere serilmiş, işe yaramayacak duruma gelmiş ekin, sebze ve meyve.
Gırfacan etmek *: Afet yemiş gibi kesmek, yok etmek.
          – Gırfacan ederim sizi ha!
Gırtıl *: Bir tür tatlı. Cıvık olan hamur sacda pişirilip tarçınlı akıda batırılır.
Gırtişik, Kırtişik *: Kırışarak çirkinleşmiş.
Gısga, Kıska : Arpacık soğanı.
Gısıkdırmak, Kısıktırmak : Dar bir yerde sıkıştırmak, kıstırmak.
Gıt gıtir geçinmek *: Kıt kanaat geçinmek.
Gıttik, Gıddık *: Küçük, kısa.
          – Gıddık gadar boyûnen bana keskeniyör.
Gıttırmak, Gıddirmek *: Iskalamak, ucundan vurmak, sıyırmak.
Gıvramak : Birdenbire gayretlenmek, dört elle sarılmak. “Irgatın kötüsü ikindin gıvrar”.
Gıygıdı : Keman
Gıynişik *: Beceriksiz, iş yapıyor görünüp icraatı olmayan. (Söz getirip götürerek başkalarının arasını açan kimse. Diğer yörelerdeki ağızlarda.) (?)
Gıytırık : Kıytırık, değersiz, bayağı, basit.
Gıyyip gırmızı, Kıyyip Kırmızı *: Kıpkırmızı.
          – Çağlalara bakın gıyyip gırmızı oluk.
Gızınmak, Kızınmak : Isınmak.
Gızmak : Isınmak
Gidişmek : Kaşınmak
Giran *: Havanın bulutlanmaya, sislenmeye başlaması hali.
          – Hava girannamaya başladı.
Giranlamak *: Havanın bulutlanmaya, sislenmeye başlamak.
Girgeç : Girişken, sokulgan.
Gişi : Erkek kişi, koca
Gişiye kaçmak *: Kızın bir erkeğin yanına (kocaya) kaçmak.
Goca ana, Koca ana : Nene.
Goca baba Koca baba : Dede.
Goddak, Kottak : (?)
Goğum *: Kavim, yer tutmuş yurt topluluğu.
          – Bir goğum huriye bir goğumda şuriye yerleşti.
Goma ha! :
Gonfiliz *: Önceden konuşulmuş, planlanmış olay, kurgu.
Gonşu : Komşu. (Gonşu: Komşu. Azerbaycanca)
Gopmak : Acele etmek, acil bir durum karşısında koşarak gelmek, yetişmek.
          – Gopun gonşular! Anşa bacı ağaçtan düştü.
Goğsuk (Gôsuk) : Mağara gibi loş tenha yer, oyuk, duvar deliği.
          – Ne o! Goğsuğa çekilmişsin gene. Çık biddi hava al!
Gôu, Göu, Göv : Yeşil, gök renginde olan.
Göbelek : 1: Mantar. 2: Gece kelebeği.
Göğ bitten kurtulmak *: Yoksulluktan, sefaletten kurtulmak.
Göğünmek : Yanmaya yüz tutmak.
Göğsünsarı Kuşu (Göösünsarı Kuşu) : Karabaşlı İskete. (Latince: Erithalus rubecula)
Götü kızıl (Götü gızıl) : Tembel, işten kaytaran.
Göv bitten kurtumak *: Yoksulluktan, sefaletten kurtulmak.
Gözü belermek *: Çok zayıflama sonucu gözün çukurlaşıp koyulaşması.
Gözleri perpil gibi olmak (Gözleri perpil gimi olmak) *: İki gözü iki çeşme ağlamak.
Gözü govalmak *: Gözü içe çökmek.
Gözü kovalmak *: Gözü içe çökmek.
Gubarmak, Kubarmak : Gururlanmak, böbürlenmek, şişinmek.
Gubul gubul : İyi gelişmiş cücük.
Guddem *: Uydurmak, bir şeyler çıkartmak.
          – Durduk yerde ille bir guddem çıkarmasan olmaz ha!
Guddizlenmek *: Gururlanmak, böbürlenmek, şişinmek.
Gugguluk *: Narın kabuğu ve iç zarı alınmış her bir dilimi.
Gulâsma : Kulak asma, orta hallice.
          – Nasınsın kızım?
          – Gulâsma!
Gulleb *: İcat (Kötü icat)
           gulleb çıkarmassan olmaz!
Gulluk, Kulluk *: Küçük çukur.
Gulunç, Kulunç : İki kürek arasındaki sırt.
Gurbağa (Gurbâ) : Kurbağa
Gurdalamak, Kurdalamak : Kurcalamak, karıştırmak.
Gurma : Hurma (Cennet elması).
Gursaksız, Kursaksız : Her yiyeceği yemek isteyen. Açgözlü.
Guş uçurtması, Kuş uçurtması *: Defter yaprağı boyutundaki bükülmesiyle yapılan basit uçurtma.
Guşene, Kuşene : Küçük kazan.
Guzlacı, Kuzlacı : Gebe, doğuracak hayvan.
Guzlamak, Kuzlamak : Doğum yapmak (Hayvanlar için).
Guzzulgurt , Kuzulkurt, Gızzılgurt : Çok sinirlenip de söyleyecek birşey bulamayınca söylenen ve çok sinirlenildiğini gösteren son tahammül nidası. Sürekli öksüren birini (özellikle yaşlı birisini) azarlama, aşağılama, geber manasında kullanılan söz. Bu lafa maruz kalan kişide “Gurdun bokunu yut” der.
Gücele : Nihayet, en sonunda, zorunan, ancak.
          – Çocuğa bir şeyi anlatırsın anlatırsın anlamaz, en sonunda taañ eder, bizde “gücele” deriz. Gücele gelmek : Nihayet gelmek. En sonunda gelmek.
Güman *:
Gün murazlamak *: Gün ağarmak.
          – Gün murazlamaya başladı.
Günallama *: Portakal meyvesinin olgunluktan dış kabuğunun çatlaması. Ancak bu çatlama dışdaki zarın altında gerçekleşir. Dış kabuğun üzerindeki şeffaf zardan içerdeki çatlaklık görünür.
Gürbah *: Yerini, toprağını, havasını seven ve gür bir şekilven ve gür bir şekilde büyüyen bitkiler için kullanılır.
Güvelikte giymek, Güveylikte giymek : Damatlıkta giymek.
             Evlenmemiş bir genç, güzel bir takım elbise giydiğinde;
          – Güvelikte de giyesin, denir.